Arama sonuçları

Çocuklara mutlu olmayı öğretebilir miyiz?

Çocuklara mutlu olmayı öğretebilir miyiz?

Çocuklara mutlu olmayı öğretebilir miyiz? 35 OECD, 35 de partner ülke olmak üzere 70 ülkenin katıldığı ve öğrencilerin yaşam memnuniyetlerinin de sorgulandığı 2015 PISA verilerinde Türkiye’den katılan 15 yaşındaki çocukların yüzde 28.6’sı yaşamlarından memnuniyetlerine 0-4 arasında puan veriyor. Bu puan ile de 28 OECD ve 20 partner ülkenin en mutsuz çocukları bizimkiler çıkıyor.

Peki çocuklarımıza mutluluğu öğretmek mümkün mü? Yoksa mutluluk genetik mi?

Türk Eğitim Derneği'nin (TED) düşünce kuruluşu olan TEDMEM yayınlarında bu ay çocukların mutluluğu ele alındı. Hacettepe Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik Bölümü öğretim üyesi aynı zamanda Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği Başkanı Prof. Dr. Filiz Bilge ile çocukların mutluluğundan okul ve PDR servislerinin bu konudaki rolükonuşuldu. İşte Bilge ile yapılan röportaj:  

Çocuklarımız yaşam memnuniyeti ile ilgili araştırmalarda son sıralarda yer alıyor. Eğitimciler olarak çocuklarımızın gözlerindeki ışıltıyı kaybetmemeleri için nereden başlamamız gerekir?

Aristo’ya göre tüm insanlar mutluluğu arar. O’nun görüşünü özetlersek; mutluluk insan yaşamının ereğidir. Mükemmellik arayışı içinde olan insan bir dizi etkinlikler gerçekleştirir. Bireyden bireye, toplumdan topluma, kültürden kültüre değişebilir mutluluk değerlendirmesi. Aristo’nun görüşünü gelişim dönemleri açısından dikkate aldığımızda ise çocuklar mutlu olamaz çünkü her şeyden önce çok kısa bir yaşamları olduğu için mükemmel etkinlikler gerçekleşmeleri güçtür. Bir de çocuklar zaten mükemmel etkinlik için yetkin değillerdir.

Aristo’nun mutluluğun değişik durumlara, değerlendirmelere, anlayışlara göre değişebileceği görüşüne katılıyorum. “Hasta insana göre sağlık, eğitimi olmayan insana göre eğitim mutluluktur” diye iyi niyetle devam edebiliriz belki ancak özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda giderek artan olumsuz amaçlardan (örneğin zorbaya göre mutluluk nedir?) söz etmek de gerekecektir. Gelişim dönemine bağlı olarak da çocuklardan yaşam doyumu, yaşam memnuniyeti vb. konularda sağlıklı bir veri toplamak zor bence. Bununla birlikte PISA 2015 sıralamasında bizim çocuklarımızın gerilerde olmasını tartışmalıyız. Dolayısıyla odaklanmamız gereken nokta eğitim.

ÇOCUKLARA MUTLU OLMAYI ÖĞRETEBİLİR MİYİZ?

Eğitim konusunda sorulması gereken ilk soru; nasıl bir insan yetiştirilmek isteniyor? Bu soruya yanıt verilirken de devletin dolayısıyla iktidarların isteğine göre bir insan kastedildiği anlaşılmamalı; değişen iktidarlara, bakanlara göre bir insan modeli ortaya konulmamalıdır. Eğitim bunların dışında tutulmalıdır. Bu noktada eğitim felsefesi önemli. Günümüzde 21. yüzyıl becerileri (yaratıcılık, eleştirel düşünme, toplumsal ve kültürlerarası beceriler, liderlik gibi) aranırken, bu beceriler ülkemizde 1940’larda Köy Enstitüleri modelinde ortaya konmuştu zaten. Yaparak, yaşayarak öğrenip tüm becerileri kazanabilmeleri için çocuklara öğrenme fırsatları, öğrenme ortamları oluşturmak ve bu ortamları oluştururken de öğretmenleriyle, okul yöneticileriyle, okul psikolojik danışmanlarıyla, okuldaki tüm personelle ebeveynlerin işbirliği çerçevesinde geliştirici ilişkiler kurabilmelerini sağlamak, akranlarıyla olumlu ilişkiler kurabilmeleri için yardımcı olmak ve rol model olabilmek gerekiyor. Bütün bu sıraladıklarım fark edeceğiniz gibi aynı zamanda öğrencilerimizin yaşam memnuniyetlerinde, mutluluklarında belirleyici olan faktörler.

MUTLULUK KONTROL EDİLİP, GELİŞTİRİLEBİLİR Mİ?

Bir bakış açısına göre “Mutluyum” diyebilmek için yaşamı bilişsel ve duyuşsal açıdan değerlendiriyoruz. Psikolojik iyi oluş, iyilik hali, öznel iyi oluş mutluluğun açıklanmasında kullanılan kavramlardır. Buna göre bireyin mutlu olabilmesinde olumlu duyguları (sevinç, neşe, gurur, güven) sık yaşarken olumsuz duyguları (öfke, korku, kaygı, nefret) daha az yaşaması ve yaşamın çeşitli alanlarından yüksek düzeyde doyum sağlaması önemli rol oynuyor. Mutlu bireyler kendilerini iyi hissediyorlar, olumlu duygular yaşıyorlar. Yukarıda belirtilen üç koşulun yanı sıra kişilerarası ilişkilerde başarılı olunması, yaşam enerjisi ve yaratıcılığın yüksek olması, bağışıklık sisteminin güçlü olması, iş yaşamında başarılı olunması gibi etmenler de önemli. 

MUTLULUĞUN BELİRLEYİCİLERİ NEDİR?

Mutluluğun belirleyicilerine ilişkin bir meta-analiz çalışmasında yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, yaşanılan yer gibi yaşam koşullarının yüzde 10; genetik özelliklerin yüzde 50; iyilik yapmak, toplumsal ilişkileri geliştirmek, egzersiz yapmak, olumlu düşünmek gibi amaçlı etkinliklerin ise yüzde 40 oranında etkili olduğu saptanmış. Bu durumda kontrol edilebilir olan belirleyici faktör öğrenilebilir, geliştirilebilir olan amaca yönelik etkinlikler öyle değil mi? Bunların mükemmel olması da gerekmiyor üstelik. Amaç önemli. Bu etkinliklerle bireyin örneğin öz saygısı, özgüveni yükseliyorsa ve bu yükselişten diğer insanlar da faydalanıyorsa mutluluk bireyden başlayarak dalga dalga yayılabilir. Bireysel mutluluktan toplumsal mutluluğa geçiş gerçekleşebiliyorsa bireysel ve toplumsal değerlerin birlikte işlediğini somut olarak söyleyebiliriz.

OKULLARIN YAŞAM MEMNUNİYETİNE ETKİSİ 

Öğrencilerin yaşam memnuniyetlerine ilişkin okulun rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öğrenciler ev ve okul ilişkilerinde iyi olma halini yaşıyorsa, okul aidiyetleri artıyorsa, okul iklimleri olumlu ise yaşam memnuniyetleri artıyor. Akranlarıyla, öğretmenleriyle, ebeveynleriyle iyi ilişkiler kurabiliyorlarsa ve öğretmenleri, ebeveynleri ilgiliyse mutlulukları artıyor. Bunun ön koşulu ise yetişkinlerin birbirleri ile güven ve saygıya dayalı ilişkiler kurabiliyor olmaları. Çocuklar ve ergenler için okul başarıları değil, okullarında kurdukları sağlam ilişkiler mutluluklarını belirliyor. Dolayısıyla bu bir sistemin işleyişi. Sistem kuramında, ekolojik yaklaşımda bunlar teker teker ele alınmıyor; bireye bir bütün olarak bakıldığı gibi bütün olarak bu faktörlerin birbirlerini etkileyişlerine bakılıyor.

Peki Psikolojik Danışma ve Rehberlik servislerinin bu konudaki rolünü nasıl ele alıyorsunuz?

Öğrenciyi bir bütün olarak ele alabilmenin ve böylece onun gelişimine hizmet edebilmenin yolu akademik başarıyı da destekleyecek olan eğitsel, duygusal, toplumsal ve kariyer gelişimlerine yardımcı olacak okul psikolojik danışmanlarından, Rehberlik ve Psikolojik Danışma servislerinden geçiyor. PISA 2015’te yaşam memnuniyetleri düşük ve akademik başarıları düşük çıkan, “Beni Öğrenci Olarak Görmeden Önce İnsan Olarak Görün” serzenişiyle SOS veren öğrencilere hizmet eden alan, önleyici ve geliştirici işlevleriyle Psikolojik Danışma ve Rehberlik (PDR) alanıdır. 

DERS ÇALIŞIRKEN ÖĞRENCİLER STRES YAŞIYOR

Ders çalışırken öğrencilerin yüzde 56’sı stresli olduğunu, kaygı yaşadığını ifade ediyorsa bu durum öğretmenlerin, okul yöneticilerinin hatta PDR uzmanlarının nasıl bir hizmet verdiği sorusunu akıllara getirebilir. Ülkemizde 60 yılı geçen tarihçesi olan PDR programları lisans ve lisansüstü düzeyde eleman yetiştirmektedir. Bu programdan mezun olanların önemli bir kısmı Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlı okullarda, Rehberlik ve Araştırma Merkezleri'nde ve diğer kurumlarda hizmet vermektedir. Hizmetin kalitesinin sağlanması ve işyerinde huzurlu, verimli, barış içinde çalışılabilmesinin önünde bazı engeller bulunmaktadır. Bu engellere örnek olarak şunları gösterebiliriz: 

MEB’e bağlı kurum ve kuruluşlarda Rehberlik kadrosunda görev yapan PDR mezunlarının sayıca yetersiz olduğunun bilinmesi ve bu kadrolara atanabilecek mezun yetiştiren program sayısı 80’i aştığı halde MEB tarafından yapılan atamaların sınırlandırılması. 

Geçmişte farklı alanlardan atamalar yapılmış olması ve bu kişilerin halen kendi alanlarına iadesinin yapılmamış olması.

Kısa süreli kurslarla rehber öğretmen yetiştirilerek bunların görevlendirilmeye çalışılması.

Öğrencilerle birlikte verimli zaman geçirilerek onların gelişimlerine katkı sağlayabilecek rehberlik saatlerinin kaldırılması.

Okul psikolojik danışmanının öğretmenle kıyaslanması ve buna bağlı olarak kendisinden istenmeyecek görevlerin verilmeye çalışılması.

Psikolojik danışmanın öğrencinin gözünde bir otorite figürü olarak algılanmasına yol açabilecek yanlış uygulamalar.

Ancak meslek örgütümüzün, akademisyenlerimizin, alan çalışanlarımızın, öğrencilerimizin haklı tepkilerini dikkate alarak Bakanlığımızın rehberlik kurslarını iptal etmesi, atamalarda PDR mezuniyetini şart koşması gibi uygulamalarını da unutmamalıyız. Bunun gibi okul iklimini olumsuz etkileyen, çalışma barışını bozan yukarıda sıraladığım engellerin ortadan kaldırılması gerekir.

OKUL İKLİMİ OLUMSUZSA ÖĞRENME NASIL GERÇEKLEŞİR?

Okul psikolojik danışmanları öğrencilerin kaygısı ile çalışırken aynı zamanda sözü edilen araştırmada ortaya çıkan “en iyi ve en başarılı olma isteği” gibi gerçekçi olmayan hatta kendisine değil de ailesine, öğretmenlerine ait olan mükemmeliyetçi beklentilerin farkına varma sürecini yöneterek gerçekçi beklentilerin oluşturulması konusunda da yardımcı olurlar. Performans testlerinde, okul aidiyetinde, yaşam memnuniyetinde sonlarda olan öğrencilerimiz dışsal bir motivasyonla nasıl yukarılarda yer alabilir? Sınav sistemi düşünüldüğünde bireysel farklılıkların dikkate alınmadığı, gerçekçilikten uzak beklentiler bunlar. Üstelik okul iklimi böyle olumsuzsa nasıl öğrenme gerçekleşir?

DANİMARKALI GİBİ MUTLU OLMAK NE DEMEK?

Çocuklarımız hepimiz için bu kadar önemliyken sizce neleri gözden kaçırıyoruz?

“Danimarkalı gibi mutlu olmak” deniliyor. Bu mutluluk nasıl gerçekleşiyor? Açıklamalarda sıralanan faktörler şöyle; güven, eğitim, özgürlük, fırsat eşitliği, gerçekçi beklentiler, dayanışma ve başkalarına saygı, iş-yaşam dengesi, sağlık ve eğitimin parasız gerçekleştirilmesi, cinsiyet eşitliği, tevazu.

Birçok akıma kapılıp gidiyoruz eğitimde. Hazır bulunuşluk gerçekleşmeden, altyapı oluşturulmadan, eğitim kadrosu uygun hale getirilmeden. Her şeyden önemlisi başta bu akımın ya da akımların ülkemize uygunluğuna bakılmadan. STEM deniliyor; kuyruk oluyoruz. Birileri eleştiriyor: bilim ve sanat yan yana, iç içe olmalı; bunun üzerine STEM’inyanına Art koyuyoruz rahatlıyoruz, sporu da ekliyoruz daha da rahatlıyoruz. Daha önce de 1991-1995 yılları arasında “Ders Geçme Kredili Sistem” denilmiş ve uygulanmaya çalışılmıştı. Küreselleşmeden dolayı dünya ülkeleri içinde yer alıp tatlı ama bir o kadar da acımasız bir rekabetin içine girmek durumundasınız. Tekrar edeceğim ama eğitim felsefemiz, eğitim politikamız iktidarlara bağlı olarak ele alınamaz, alınmamalı. Her iktidar değiştiğinde, her bakan değiştiğinde “Eğitim sisteminde neler olacak, neler değişecek, sınavlar nasıl olacak acaba?” sorusuyla baş başa kalan çocuklar, aileler, öğretmenler, okul yöneticileri düşünüldüğünde tüm toplumun memnuniyetini sağlamak zor. 

YÜZÜ GÜLMEYEN ÖĞRETMEN, AİLE VE ÖĞRENCİ 

Yüzü gülmeyen anne babalar, öğretmenler, yöneticiler varsa çocukların mutlu olmasını, onların yaşamlarından memnun olmasını beklemek ne kadar gerçekçi olur? Sosyal bilimlerde mutluluk gibi kavramlara ilişkin olarak formüller sunmak da olası değil. Bence önemli olan kimin mutluluğuna kimler çare arıyor? Çocukların mutluluğunu onlar olmadan, aileleri olmadan, öğretmenleri olmadan konuşup çözüm yolları bulamayız. Örneğin, Milli Eğitim Şuraları, ders programları, öğretmen yetiştiren fakültelerin programları paydaşlarla birlikte ele alınmalı, tartışılmalı. Kararlar zaten tavsiye kararı niteliğinde, dolayısıyla alındıktan sonra da tartışılabilmeli. Dört yılda bir yapılması gereken ancak farklı yıllarda da gerçekleştirilmiş olan toplam 18 Şuranın kararları inceleniyor ve en fazla karar sayısı yüzde 17 ile öğretmenlik mesleğine ilişkin oluyor. Bunu müfredat ve alt yapı izliyor. Rehberlik ise yüzde 3. Düşünebiliyor musunuz? Yine 19. Milli Eğitim Şurasında alınan en önemli karar değerler eğitimi konusunda araştırma yapılması ve bunun dört yılda bir güncellenmesi olarak sunuluyor. Sayın Bakanımız konuşmasında “değerler eğitiminde adalet” diyor, mevcut 51 dersin programlarının en demokratik yollarla belirlendiğini söylüyor. Bu anlamda herkesin müfredatı olduğunu ifade ediyor. Bence de güzel bir gelişme. 

MÜFREDAT VE ŞEFFAFLIK POLİTİKASI 

Ancak öğretim programlarını hazırlayan komisyonların oluşturulmasından askıya çıkartılan müfredatlara yöneltilen görüşlerin nasıl ele alınıp yansıtıldığına kadar şeffaflık politikası içinde ele alınması gereken bir süreç bu. Adalet, vatan sevgisi, aile sevgisi, doğruluk, sadakat diye sıralanan temel değerler var. Bunlar için biz yetişkinlerin rol model olması gerekiyor kanımca. Evrensel değerler gerçeğe saygı, kişisel bütünlük, hakkaniyet, insan onuruna saygı, hizmet, sevgi diye ele alınabiliyor. Buna dürüstlük, sorumluluk, yardımlaşma, barış, iyi niyet ve samimiyeti ekleyenler de var. Toplumsal ve evrensel değerleri çocuklarla, ergenlerle, gençlerle birlikte ele almalıyız. Değerler gibi soyut kavramların içini doldurmalıyız. Çocuklar, ergenler, gençler ne anlıyorlar, nasıl algılıyorlar? Sonuçta amaç onlara “biz yetişkinlerin istediği gibi bir dünya bırakmak” olmamalı, çünkü biz bunu yapmaya çalışırken onlar da bizimle birlikte yaşıyorlar; dolayısıyla aldığımız tüm kararlardan, uygulamalarımızdan etkileniyorlar. Sözde, -mış gibi bir katılımcı, paylaşımcı yaklaşım sergilenmemeli, özde yaşanmalı, farklılıklara hoşgörüyle, saygıyla yaklaşılmalı.

KARİYER VE YAŞAM BECERİLERİ KAZANDIRMA 

Söyleşinin başında belirttiğim 21. yüzyıl becerileri arasında yer alan kariyer ve yaşam becerileri konusunda okul psikolojik danışmanları tarafından verilecek yardımların önemi büyüktür. Yine bu beceriler gibi diğer tüm becerilerin kazandırılmasında okul ikliminin sağlıklı olması büyük bir önem taşımaktadır. Öğrencilere doğrudan ve dolaylı olarak verilecek tüm hizmetlerde ekip çalışması söz konusu olmalıdır. Araştırma, problem çözme ve karar verme becerileri gelişmiş, bilim, teknoloji, sanat ve spor alanlarında başarılara imza atarak ülkemizin kalkınmasına katkıda bulunacak bireylerin yetişmesi umuduyla…

23-10-2017


Etiketler

Paylaşın arkadaşlarınızı da bilgilendirin