Arama sonuçları

? Siz sorun Pervin Kaplan yanıtlasın

YURTDIŞINDAKİ TÜRK BİLİM İNSANLARI: DR. GÖZDE DURMUŞ

YURTDIŞINDAKİ TÜRK BİLİM İNSANLARI: DR. GÖZDE DURMUŞ

Yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarında görev yapan Türk bilim insanlarını tanıtmak için TAF Network ile yaşama geçirdiğimiz Yurtdışındaki Türk Bilim İnsanları dizimizin bu haftaki konuğu Stanford Üniversitesi’nde çalışmalarına devam eden Dr. Gözde Durmuş.                        

Durmuş, 2015 yılında MIT Technology Review dergisinin seçtiği “35 Yaş Altı Yenilikçiler Listesi”ne tıp ve biyolojide çığır açan liderlerden birisi olarak seçildi. Durmuş, kanserin erken teşhisi için ucuz, hızlı, cep telefonuyla uyumlu bir test geliştirdi.                  

Durmuş ile nasıl yurtdışına gittiğini, çalışmalarını ve gençlere önerilerini konuştuk. Üniversite öğrencisiyken Harvard Üniversitesi'nde laboratuvarda çalışma fırsatı bulan Durmuş'un gençlere önerisi ise "kabul edilmezsem" endişesi taşımadan dünyanın en iyi üniversitelerine staj için başvuruda bulunmaları oluyor. Durmuş, "Tek yere başvurmayın, bir yıl önceden listenizi hazırlayın, kısa süreli staj istemeyin, en az 6 ay ya da 1 yıllık staj talebi şansınızı artırır" diyor.  

Dr. Gözde Durmuş ile röportajı  TAF Network ekibinden Canan Altun pervinkaplan.com için gerçekleştirdi. 

Moleküler Biyoloji ve Genetik alanında okumaya nasıl karar verdiniz?

1985 yılında İzmir'de doğdum. Liseye kadar eğitimimi İzmir'de tamamladım. Sonrasında ODTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümüne başladım. 2007 senesinde de ODTÜ genetikten mezun oldum. Annem fen bilgisi öğretmeni, babam da mühendis. Onlarında beni yönlendirmesiyle aslında hep bilime, fene, matematiğe ilgili oldum. Özellikle annem bana çok yol gösterdi. Çocukluğumdan beri de biyolojiye çok ilgiliydim. Bu da aslında kuzenimin etkisiydi. Çünkü kuzenim Ege Tıp Fakültesi'ni kazanmıştı. Hafta sonları bizim evde kaldığı için neler öğreniyor, neler yapıyor izlerdim. Ders çalışırken genellikle bana anlatıyordu. Bu yüzden çocukluktan beri biyolojiye ve tıpa ilgim oldu. 2000 senesinde ise İnsan Genomu Projesi tamamlandı. O zaman bir ‘genetiği değiştirilmiş koyun’ diye haberler çıktı. Bundan sonra genetiğe çok ilgi duydum. 

Peki hiç seçtiğiniz alanla ilgili pişmanlık yaşadınız mı?

Riskli bir karardı. Çünkü üniversite giriş sınavlarında iyi bir puan almıştım ve herkes tıbba yönelmemi istedi. Ama ben genetiğe daha yatkın olduğumu düşündüm. Bilimle uğraşırsam merakımı çeken sorulara daha hızlı bir şekilde cevap alabileceğime inandım. O yüzden aileminde desteğiyle, buradan da onlara teşekkür ediyorum, bu riskli kararı alabildim. Çünkü ODTÜ Genetik ya da genel olarak Türkiye'de genetik çok az sayıda öğrenci alıyor ve benim zamanımda da bölümün geleceği çok bilinmiyordu. Risk alarak ODTÜ’de danışmanlarımın da biraz beni yönlendirmesiyle laboratuvar çalışmalarına başlamam gerektiğini anladım. Genetik ya da genel olarak temel bilimler laboratuvar çalışması çok ağır olan bölümler. Bu bölümlerde de başarılı olup olmadığınızı anlamanın en kolay yolu belki bir laboratuvarda çalışmaya başlamak. Böylece o ortamı gerçekten seviyor musunuz, laboratuvarda saatler geçirmekten hoşlanacak mısınız anlayabilirsiniz. Çünkü tüm hayatınız orada geçiyor. 2. sınıfta Vasıf hocanın laboratuvarında çalışmaya başlamıştım. Buradan Vasıf hocaya da çok teşekkür ederim. 2. sınıf öğrencisi olmamıza rağmen bizi, bölümden çok yakın bir arkadaşımı ve beni, laboratuvarına kabul etti. O zamanlar kimse lisans öğrencisi kabul etmiyordu. Ama sanırım o da bizi seçerek kendisi için bir risk aldı. Biz onun laboratuvarında çok güzel şeyler öğrendik. İlk deneyleri bilimsel alanda onun yönlendirmesiyle yaptım. Laboratuvar ortamında zaman geçirmeyi, deney yapmayı, merakımı çeken şeyleri denemeyi çok sevdiğimi orada anladım. 

Daha öğrenciliğinizde yurtdışı staj yaptığınızı biliyoruz. Bunun nasıl olduğunu anlatabilir misiniz?

ODTÜ'de her bölümde olduğu gibi bizim de 3. sınıfta bir zorunlu stajımız var. Onun içinde yurtdışında bir deneyim kazanmak istedim. Çünkü genetiği seçmemdeki bir sonraki amaç yurtdışına gitmekti, özellikle ABD’ye gitmeyi çok istiyordum. Harvard ve MIT'nin ortak bir bölümü var. O bölüm Harvard'ın tıp fakültesine bağlı, 2006 senesinde orada bir staj buldum. Orada da doku mühendisliği üzerine araştırmalar yaptım. O staj sayesinde hayatımda ilk defa değişik disiplinlerden insanlarla çalışma fırsatı buldum. Benim şimdiki kariyerimi de şekillendiren bir deneyimdi. Harvard Üniversitesi'nde geçirdiğim 4 ayda, Fulbright Bursu için başvurumu göndermiştim. 2007 senesinde Fulbright bursu alarak ABD’ye geldim. 

Genetikten biyomühendisliğe geçişiniz nasıl oldu?

Harvard Tıp Fakültesi'nde değişik disiplinlerden insanlarla çalıştıktan sonra ilgim mühendisliğin biyolojiyle ilgili uygulamalarına kaydı. Yani biyomühendislik dediğimiz alana. Bir genetikçi olarak benim biyomühendisliğe geçmem için mühendisliğe bağlı temel dersleri almam gerekiyordu. Fulbright Bursu da benim için çok büyük bir olanak oldu. Bursu kullanarak daha sonra Boston Üniversitesi’nde biyomedikal mühendisliği bölümünde master programına kabul aldım. Bu program değişik ve özel bir programdı. Benim gibi temel bilimlerden gelip de mühendisliğe geçiş yapmak isteyen insanlar için tasarlanmış bir programdı. Programın ilk senesinde mühendislikteki temel dersleri aldım. İlk sene çok yoğun geçti. Dönem başı 5 ders aldım. Aslında Türkiye için 5 ders çok yoğun değil ama ABD'deki sistemde 5 ders biraz yoğun oluyor. Türkiye'den geldiğim için bir dönemde 6 ders alırken 5 ders kolay olacak diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Bu programın birinci senesinde temel mühendislik eğitimini tamamladım. Programın ikinci senesinde masterı bitirmek için bir tez çalışması yaptım. Sonrasında da Brown Üniversitesi'nde doktora çalışmalarıma başladım. Doktoramda da nanoteknoloji üzerine, yani nanoteknoloji ve mühendisliğin malzeme biliminin tıp ve biyolojideki uygulamalarına yoğunlaştım. Ayrıca ana konu olarak antibiyotiklerin direnci üzerine çalıştım. Enfeksiyonları antibiyotikler yerine yeni nano parçacıklarla tedavi edebilecek yöntemler geliştirmeye çalıştım. 2013 yılında doktoramı bitirdim ve 2013’den beri halen Stanford Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmalarımı yapıyorum. 

Üniversitede okurken daha 3'üncü sınıfta Harvard'a gittiniz ve bu sonraki kariyerinize büyük avantaj sağladı. Harvard'a gitmeniz nasıl oldu? Nasıl kabul edildiniz?

Aslında onun da bir hikayesi var. Başarı hikayesi denince insanlar her şey yolunda gitmiş zannediyor ama benim hikayemde pek öyle olmadı. Harvard'a gitme hikayem başta hayal kırıklığı, sonrasında mutluluk veren bir hikaye. 3.sınıfta staj pozisyonları için başvuruyordum, her öğrenci gibi. O zamanlar laboratuvarlar veya okullarla ilgili çok bir fikrim yoktu. İyi bir yerden kabul alabileceğimi açıkçası hiç düşünmüyordum. Bu yüzden herkese önerim ve tavsiyem şu: böyle düşünceleri kafanızdan silin ve gerçekten en çok nereye gitmek istiyorsanız başvurularınıza oradan başlayın. İyiyseniz siz fark etmeseniz bile, fark ediyorlar. Beni cesaretlendiren de beraber çalıştığım hocamdı, Vasıf Hocaydı. Şöyle sormuştum ona: “Gidebileceğim orta yada kötü halli neresi vardır ABD'de?" O da bana “Sen iyi bir öğrencisin iyi okullardan başvurularına başlayabilirsin, kötü sonuçlar alırsan ondan sonra düşünürüz” demişti. Sonrasında ben tabi ki mailler attım. Bazı yerlerden hiç geri dönüş olmadı. Gençlere önerim çok fazla yere başvurun. Başka bir okuldaki laboratuvara gidecektim ve 2 hafta kala vize durumumdan dolayı beni laboratuvar çalışması için kabul edemeyeceklerini söylediler. Bu biraz sürpriz oldu. Son dakikada stajsız kalmıştım. Tekrar hocamın da tanıdığı laboratuvarlara başvurdum. Bu noktada şansım yaver gitti. O sırada henüz laboratuvar kurmuş bir hocayla çalışma fırsatı buldum. Bu fırsat da Harvard Tıp Fakültesi'ne gitmeme yardımcı oldu. Aynı zamanda yeni bir laboratuvar nasıl kuruluyor, yeni öğrenciler laboratuvara başlarken nasıl bir süreçten geçiyor, hoca laboratuvarını kurarken neler yapıyor onu da görme fırsatım oldu. Gittiğim laboratuvar çok üretkendi. 1 ay içinde sıfırdan kuruldu. O açıdan çok şanslıyım. Staj başvurularında hayal kırıklıkları olabiliyor, dolayısıyla çok fazla yere başvurmak lazım. Başvurmak istediğiniz yerleri 6 ay öncesinden belki de 1 sene öncesinden listelemelisiniz iyi olur. Tavsiyem okuldaki hocalarınıza sık sık danışmanız. Onlardan nasıl başvuracağınız hakkında fikir alırsanız. Yardım isterseniz de eminim yardım edeceklerdir.

Aslında Türkiye'de de çalışabileceğiniz bir laboratuvar ortamı vardı. Neden yurtdışı tercihiniz oldu?

ABD'ye gitmek benim çocukluk hayalimdi. Ayrıca kariyerim için de istedim. Şu anda bilim dünyasına bakınca en son teknolojilerin, en son yeniliklerin buradan çıktığını görüyoruz. Kariyerimde bir adım önde olmak için, kendimi daha da iyi geliştirmek için ABD'ye gitmek istedim. Ayrıca bunun biraz kültürel yanı da var. Çünkü ben yeni şeyler öğrenmeyi, yeni ortamlara girmeyi seviyorum. Böylelikle yeni bir kültüre adapte oldum ve aslında ABD'yegiderek kariyerimde ilerlemenin yanı sıra kişisel olarak da değişimimi tamamladığım yeri bulduğumu düşünüyorum. Hem kültürel olarak hem kişisel olarak hem de kariyer anlamında yurtdışına gelmek benim için çok faydalı oldu.

Zorlukları açısından yurtdışında okumak nasıl? Kültür şoku dediğimiz olay sizin için ne kadar sürdü?

Yeni bir ülkeye gelmenin, yeni kültüre ve insanlara alışmanın zorluğu var. Muhtemelen her insan gibi benim için de zorlukları oldu. Benim için en büyük zorluk açıkçası biraz önce de bahsettiğim gibi ilk sene oldu. Aslında o biraz komik bir hikaye çünkü ben Fulbright Bursu ile geldim. Bursum 2 senelik bir burstu ama benim katıldığım program ilk sene mühendislik derslerini alıyorsunuz sonrasında master programına başlıyorsunuz. Ben bunu gelirken bilmiyordum, kayıt esnasında biraz şoka uğramıştım. Ayrıca her ne kadar 4 aylığına Boston'a gelip bir laboratuvar ortamında çalışmış olsam da hiçbir zaman ders alıp okul hayatını görmemiştim. Onlara alışmam biraz vaktimi aldı. Türkiye'den en farklı olan şey ABD'deki derslerde çok fazla takım çalışması ve projeler olması. Bu benim pek de alışık olmadığım bir şeydi. Genelde bireysel ödevlerimiz vardı. Mesela laboratuvar raporlarımız bireyseldi. Ama ABD'de çok fazla takım projeleri oluyor. Onlara alışmakta ilk bir ay bocalamıştım çünkü kendi işimi kendim yapmaya alışıktım. Oysa bu bir bilim insanı olarak da beni geliştirdi. Çünkü laboratuvar ortamında bir projede çalışırken takım olarak çalışmak zorundasınız. Takım çalışması konularında kendimi iyi geliştirdim. 

MIT Technology Review’da 35 yaş altı 35 yenilikçilerden birisi olarak seçildiniz. Bu noktaya varan çok başarılı bir geçmişiniz var. Kariyerinizdeki en zor yıl sizin için hangisi?

En zor yıllarım aslında doktora yıllarıydı. Herhalde doktora yapan kime sorarsanız aynı cevabı alırsınız. Doktoranın da en zor dönemlerinden biri doktora yeterlilik zamanlarıydı. Ozamanlar kendinizi bir yeterlilik sınavına hazırladığınız için bazen gelgitler yaşayabiliyorsunuz. "Gerçekten bir bilim insanı olarak yeterli miyim, değil miyim?" diye kendimi biraz sorgulamıştım. Gerçekten bu işi yapmak istiyor muyum? Doktora uzun bir maraton ve bir laboratuvarda 4-5 sene bir zaman geçiriyorsunuz. Hatta bu, ABD'de doktora hocanızla neredeyse evleniyorsunuz gibi bir şey çünkü o laboratuvarın bir parçası oluyorsunuz, o hocanın öğrencisi oluyorsunuz ve hayatınıza bir şekilde ortak oluyor o 4-5 sene süre zarfında. Doktora yeterliliği zamanlarında biraz zorlandığımı söyleyebilirim, bu da aslında kendimle ilgili. Gerçekten bu alanda çalışmak istiyor muyum, gerçekten bunu yapmak istiyor muyum şeklindeydi. 

Peki bu duygularla nasıl başa çıktınız?

O zamanlarda beni bu gelgitlerden kurtaran şey genelde başarılı bilim insanlarının biyografilerini okumak olmuştu. Einstein'ın hayatını okumaya başlamıştım, onun hayatına baktığımızda gelgitlerinin, başarısızlıklarının olduğunu görüyoruz. Bu yüzden bilim insanıolmak isteyen arkadaşlara Einstein'ın biyografisini okumalarını öneririm. Kendinizle ilgili çelişkileriniz olduğunda okuyabileceğiniz bir biyografi. Tabi doktora yeterliliğinin sonrasında kendinize bilimsel olarak bir güven de gelmiyor değil. Çünkü sınavı geçmiş ve bir sürü hoca tarafından yeterli görülmüş oluyorsunuz. Daha sonra da tez bitirme zamanları süre açısından kısıtlı olduğu için zorlayabiliyor. Ama o dönemler benim için biraz daha kolay geçmişti. Çünkü projelerim yoluna girmeye başlamıştı.

Sosyal hayatınızı nasıl geçiriyorsunuz? 

Sosyal hayat önemli. Çünkü haftanın 5-6 günü laboratuvardasınız ve kovaya ne kadar çok şey koyarsanız o kadar da boşaltmanız gerekiyor. O yüzden ben sosyal hayatımda elimden geldiğince aktif olmaya çalışıyorum. Stanford'da bir grubumuz var, hem laboratuvar hem de diğer komşu laboratuvarlardan oluşan. Cuma akşamları veya cumartesi günleri beraber buluşup yemek yapıp partiler düzenliyoruz. Bir de buradaki Türk grubuyla, Türkiye'den gelen öğrencilerle bir hayatımız var, aramızda dayanışma var. Stanford'daki Türk topluluğu çok küçük değil ama birbirine yakın. Onun dışında film izlemeyi, sinemaya gitmeyi severim. Fırsat buldukça da yeni çıkan filmlere gidiyorum. Aslında benim film zevkim biraz garip, çok sanatsal filmlerden hoşlanıyorum o yüzden genelde bu etkinlikleri kendim yapmak zorunda kalıyorum. Bir de yeni yerler görmeyi, gezmeyi seviyorum vakit buldukça. Çok çalıştığım bir dönemden sonra bir hafta falan hiç görmediğim yerleri gezip görmeyi, yeni şeyler öğrenmeyi sosyal anlamda seviyorum. 

Antibiyotik direnci üzerine nano parçacıklarla yeni bir yöntem geliştirmeye çalıştınız. Peki bu alanın Türkiye'de gelişmesi için neler yapılabilir sizce?

Şu anda antibiyotik direnci ve kanser üzerinde çalışıyorum. Dikkatimin çoğunu kanser üzerine vermiş durumdayım. Kanser çalışmalarında Türkiye'nin iyi durumda olduğunu düşünüyorum. Şu an birkaç araştırmacı ve doktor ile beraber bir çalışma yürütme ihtimalimizde var. Teknolojiyi burada geliştirip Türkiye'de hastalarla beraber klinik çalışmalar yapmayı düşünüyoruz. O açıdan Türkiye'de benim gördüğüm teknik olarak bir eksiklik yok. Ama daha önce de anlattığım gibi ABD'de ilk gözüme çarpan takım çalışmasıydı, Türkiye'de ise hep bireysel çalışma yapılıyordu. Takım çalışması ortamı bence güçlendirirsek Türkiye'den gerçekten iyi araştırmacıların ve öğrencilerin çıkacağını düşünüyorum. Mesela buradaki laboratuvarımıza her sene Türkiye'den bir iki tane ziyaretçi doktora öğrencisi geliyor. OnlarıABD'deki ekosisteme koyduğunuz zaman aslında Türkiye'den gelen herkes çok başarılı olduğunu görüyorsunuz. O yüzden Türkiye'den gelecek ve gelmek isteyen arkadaşlara gerçekten kendilerini çok zorlamamalarını, buradaki insanlar kadar teknik bilgiye sahip olduklarını hatırlatmak isterim. 

Bu durumda Türkiye'nin eksiği takım çalışması anlayışının yaygınlaşmamış olması diyebiliriz.

Kendimize "Türkiye'de olmayıp da ABD'de olan ne var?" soracak olursak cevap anlattığım gibi bir ekosistem. Sürekli devinimi olan bir sistem. Sistem sizi öyle bir kafa yapısına sokuyor ki sürekli bir şeyler üretme hissiyatında oluyorsunuz. Çünkü etrafınızdaki herkes birbirinden bağımsız bir şekilde yeni projelere başlıyor. ABD'de bazı işlerin çok çabuk gelişmesinin sebeplerinden birisi de bence takım çalışması ortamı, genelde insanlar fikirlerini birbirine açıklamaz. Bizim laboratuvarlarımızda mesela yeni bir fikriniz varsa ve o konuda uzman değilseniz uzmanı olan bir insanla ortak bir çalışma başlatabilme kültürüne alışmamız lazım. O zaman çok daha başarılı olacağımıza inanıyorum ve Türkiye'den gelen bazı öğrencilerde benim ilk gözlemlediğim, herhalde ilk zamanlar ben de öyleydim, bağımsız bir projeye başlama cesaretlerinin olmaması. Ama buradaki ekosisteme alışınca değişiyor. Genelde hep bir hocaya sorma, şunu yapayım mı şunun ile başlayalım mı gibi hep birine danışma durumu oluyor. Kültürel bir şey herhalde, birinin bize yeşil ışık vermesini bekliyoruz. Ama buradaki bilimsel ortamda sizin atakta olmanız gerekiyor, projeleri sizin başlatmanız ve bağımsız hareket edebilmeniz gerekiyor. Burada gerçekten bağımsız düşünebileceğiniz bir ortam var, akademik özgürlük var. O yüzden Türkiye'den gelecek arkadaşlara tavsiyem düşüncelerini kimseden ödül beklemeden yapmaya alışkın olsunlar. Başınızdaki hocanın sizi illa şöyle yapacaksın diye yönlendirmesi gerekmiyor. Tabi ki öyle durumlarda oluyor ama sizin de biraz aktif olmanız gerekiyor.

Laboratuvarınızda ziyaretçi öğrencileri-stajyerleri nasıl kabul ediyorsunuz, hangi şartları arıyorsunuz?

Laboratuvarımızda tabi ki projeler yoğun, dolayısıyla her zaman yardıma ihtiyacımız oluyor. Projenin yoğunluğuna göre değişiyor. Genelde öğrenciler yazın gelmek istiyor. Benim çalıştığım araştırma merkezinin koşullarından bir tanesi şu mesela: en az 6 ay ya da birsenelik zaman dilimi için gelmelerini bekliyoruz. O yüzden genelde gelen öğrenciler doktoralarının belli bir kısmını bizim laboratuvarda yapmış oluyor. Ben de açıkçası bu altı ay ya da bir senelik zaman dilimin iki ya da üç aylık stajdan daha iyi olduğunu düşünüyorum çünkü bir laboratuvara geldiğinizde zaten bir ay sudan çıkmış balık gibi oluyorsunuz. O bir ay zaten hem ortama hem de laboratuvara alışma süreciyle geçiyor. Yeni teknikler öğreniyorsunuz ve bunu geliştirmek de bir iki ay sürüyor. Gözlemlediğim kadarıyla birsenelik gelen öğrenciler o bir senenin sonunda çok güzel işler çıkmaya başlıyor. O yüzden herkese tavsiyem ve bizim de genelde istediğimiz şey en az altı aylık bir zaman dilimiayırsınlar bu işe. Daha çok tercih edilirler. Bu süre bir seneyse yada ziyaretçi doktora öğrencisiyse çok daha iyi tabi. Bu hem bizim için hem de gelen öğrencilerin başarılı olmaları için çok önemli.

Röportajımızın son bölümü 5 soru 5 cevap bölümünden oluşuyor. 

Sizi en çok ne heyecanlandırır?

Yeni bir şeyler öğrenmek, anlamak beni çok heyecanlandırır.

Heyecanınızı ne öldürür?

Aslında heyecanımı genelde diri tutmaya çalışıyorum ama ilk başta istediğim şeyler olmazsa genelde moralim çok bozulur ama sonrasında daha da bir ateşlenmiş, daha da bir heyecanlanmış şekilde o hedeflediğim şeyi yapmaya devam ederim.

Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?

Aslında aklıma gelen direkt bir meslek ismi yok ama sürekli oturmamı, sürekli bilgisayarda bir şeyler yapmamı gerektirecek masa başı bir iş yapmak istemezdim.

Hayatınızda örnek bir rol modeliniz var mıdır?

Birkaç tane kahramanım var. İnsan olarak ve bilimsel olarak kahramanımdan bahsedeyim. Bilim dünyasında biraz önce de bahsettiğim gibi Einstein benim kahramanım çünkü onun hayatından çok etkilendim. İnsan olarak kahramanım Atatürk, zorluklarla mücadele etmeyi bize gösterdiği için. Bir de benim şu an bu kadar güçlü bir insan olmamda en büyük katkısı olan annem.

Hayat felsefenizi hangi slogan/cümle özetlersiniz?

Bunu da aslında Einstein'dan bir söz ile özetleyebilirim. "Başarılı olmaya değil, değerli olmaya çalışın" Başarılı olmak tabi ki bir hedef ama benim asıl büyük hedefim bir değer katmak. Hem bilime hem insanlara. Yani değerli bir şeyler yapmaya çabalıyorum.         

Bu röportaj TAF Network ekibinden Canan Altun tarafından pervinkaplan.com için gerçekleştirdi. 

 

19-01-2017


Etiketler

Paylaşın arkadaşlarınızı da bilgilendirin