Bakan Tekin: Hedef PISA 2029’da ilk 5 içinde yer almak
Türkiye’nin tarihi bir sonuç elde ettiği 2025 PISA tartışılmaya devam ediyor. Başta Avrupa ülkeleri ve OECD ortalamalarında da yaşanan puan düşüşleri bu ülkelerde tartışmalara neden olurken, Türkiye'de ise bambaşka bir tartışma sürüyor: "Türkiye bu başarıyı nasıl yakaladı, arkasında ne var? Acaba bu uygulamaya katılacak okul ve öğrenciler özel olarak mı seçildi?"
PISA sonuçlarının açıklandığı Slovakya'nın başkenti Bratislava'da Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile konuşurken işte bu soruyu da kendisine yönelttik. Tekin’in cevabı ise “Bu hikaye için bir kere kararlı ve istikrarlı bir adam lazımdı” dedi. Tekin, bundan sonraki hedefin ise artık 4 yılda bir yapılacağı için 2029 PISA’da OECD ülkeleri arasında ilk beşe girmek olarak açıkladı. Tekin, “Bundan sonra yapılacak PISA uygulamasına girecek Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli eğitimi alan öğrencilerin çok daha başarılı olacağını düşünüyorum” dedi.
Tekin, PISA’ya katılacak öğrenci seçimine ise bakanlığın karışmadığını, sürecin tamamen OECD tarafından belirlendiğini, bu yıl deprem bölgesindeki öğrencilerin de araştırmaya dahil edildiğini belirtti.
TÜRKİYE’NİN EĞİTİM SİSTEMİ
2013 yılında dershanelerin kapanmasıyla ilgili süreç başladığında o gün “Türkiye'de eğitim sisteminin başarılı olmasının yegâne yolunun, eğitimin üzerindeki vesayet çemberinin kırılması olduğunu söylemiştim” diyen Tekin, PISA başarısında dershanelerin kapatılmasının önemine vurgu yaptı ve sorularımıza şu yanıtları verdi:
DERSHANELERİN KAPATILMASI ÇEMBERİ KIRDI
“O günleri hatırlayın; Millî Eğitim Bakanlığının ders kitaplarının kapağını kimse açmıyordu. Yıllarca çocuk okula gidiyor ama dershaneler her şeyi 6 ayda öğreteceğini iddia ediyor. Yani 6 ayda ne öğretiyorsun? Bu, eğitimde attığınız adımların birileri tarafından manipüle edildiğini gösteriyordu. Mevzu sadece sınav başarısına odaklanıyordu. Biz bu dershane mevzusuna işte bununla girdik. Dershanecileri topladık ve dedik ki, ‘Programlarınızı, müfredatınızı getirin onaylayalım; Millî Eğitim müfredatıyla uyumlu hâle gelsin"
Getirmiyorlar. 1980'li yıllarda dershane ruhsatı almış; çocuklara anlattığı şeyin ne olduğunu biz bilmiyoruz. O programı Talim ve Terbiye Kurulundan onaylanmadığı için ne var bilmiyoruz biz. Vatandaş gittiğinde aralarında yaptığı protokol ticari bir sözleşme, Ne anlatacaksınız siz bu çocuğa? Bilmiyoruz. Diyoruz ki ‘Gelin, bu yaptığınız şey, bu ilişki hiç sağlıklı değil. Siz başka şey anlatıyorsunuz, biz başka şey anlatıyoruz.’
POLİTİKAYI DERSHANELER BELİRLİYORDU
Siz 'Millî Eğitimin anlattığından bir şey olmaz' diyorsunuz. Yani Millî Eğitimin öğretmeni, kitapları, okulları başarısız, herkes başarısız ama dershaneler başarılı… Bu olacak şey mi? Devletin, milletin, memleketin eğitim politikasını o zaman dershane belirlemiş oluyordu. Biz o kadar para harcıyoruz, atama yapıyorsunuz, ders kitabı basıyorsunuz, okul yapıyorsunuz ama hepsi boş. Bizim o gün başlattığımız kavga, ‘Bu vesayeti kaldıralım’ mücadelesiydi.
ÖZEL ÖĞRETİM KURSU VE DERSHANE FARKI
Nitekim özel öğretim kursuyla dershanenin farkı da burada. Özel öğretim kursuna söylediğimiz şey şu: ‘Özel öğretim kursu mu açmak istiyorsunuz? Ne anlatacaksınız? 9. sınıf matematik kursu mu? Programını getir, o müfredatın Millî Eğitim müfredatıyla uyumlu olup olmadığını Talim ve Terbiye Kurulu onaylasın, sen 9. sınıf matematik kursu açma hakkını al benden. Sonra şikâyet olduğu zaman benim müfettişim geldiğinde özel öğretim kursuna, programına baksın, öğretmenin anlattığına baksın aynı şey mi anlatıyor. Denetim de kolay olacak. Bunu söylüyorduk.
BU SONUÇLAR O ÇEMBERİ KIRDIĞIMIZ İÇİN
Ben o gün diyordum ki; ‘Bunu kırarsak eğitimde yaptığımız altyapının sonuçlarını almaya başlarız. Bunu kırarsak eğer, eğitimin üzerindeki vesayet şapkasını, vesayet çemberini kırmış oluruz." Onu yaptıktan sonra da zaten OECD Eğitim ve Beceri Direktörü Andreas'ın bizimle yaptığı zoom toplantısındaki konuşmasında da ‘2015'ten sonra Türkiye'nin yaşadığı olağanüstü sıçramayı diğer ülkelere anlat" diyordu bize. Yaptığımız şey sadece bu.
ÖĞRETMEN, OKUL VE BAKANLIK DOMİNANT OLUNCA
Öğretmenler, okullar, Millî Eğitim Bakanlığı burada dominant olmaya başladığı an işler yoluna girmeye başladı. Bence bu hikâyenin asıl özü burası. Yoksa ne kadar derslik yaparsan yap, ne kadar öğretmen atarsan ata, bunların hiçbir karşılığı olmaz. Çünkü senin yaptığın işi sabote eden, onu gölgeleyen başka bir yapı var. Biz o yüzden bu sene genelgeye de yine yazdık; ders kitaplarımız mutlaka okutulacak, yardımcı kaynak dayatması olmayacak.
MÜFREDATIN AZALTILMASININ ETKİSİ NE OLDU?
PISA 2025 Bölgesel Toplantısı’nda bir konuşmacı diyor ki, ‘Öğrencilere öğrenebildiklerinden fazlasını yüklerseniz öğrenme kayıplarına sebebiyet verirsiniz.’ Bizim Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ni anlatırken de söylediğimiz başlıklardan biri buydu. Niye biz çocuklara yaşlarına uygun olmayan, 1980'li,90'lı yıllarda süren ‘Bu da olsun, şu da olsun’ diye müfredata attığımız her şeyi öğretiyoruz?
O zaman ne oluyor biliyor musunuz? Siz diyelim biyoloji öğretmenisiniz, haftalık ders saatiniz 3. Ama ben kitaba öyle konular koymuşum ki sen 3 saatte değil 6 saatte bile anlatamazsın. Gittiğim her okulda öğretmenler "Hocam, bizim haftalık ders saatimizi artır" diyor. Onu artır, bunu artır, bir bakıyorsun 60 saat yapıyor. Yetiştiremiyoruz diyorlar, niye? Çünkü müfredat dolu. Dolu olunca öğretmen yetiştireceğim diye yarım yamalak anlatıyor; o zaman öğretmen başarısız, okul başarısız, öğrenci başarısız oluyor. Kimse de demiyor ki; "Kardeşim, bir öğretmen normal koşullarda haftada 6-8 saatte anlatılacak bir şeyi 2-3 saatte nasıl anlatsın?" Biz müfredatı azaltacağız derken bunu söylüyorduk. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile yüzde 35 oranında azaltıldı. Şimdi öğretmenler rahat, etkinliklere vakit buluyorlar.
ÖĞRENCİ ÖRNEKLEMİ NASIL BELİRLENDİ?
Biz örneklem tespitini sadece OECD ile yani PISA ile ortak yapıyoruz. Diyoruz ki; bizim öğrenci sayımız içinde mesela 100 öğrencinin 45'i mesleki ve teknik eğitimde, 10’u imam hatip lisesinde. Diğer öğrencilerimizin oranlarını verdik. Dikkat edin, örneklemde aynı oranda. Biz bu sayılar üzerinde sadece done verdik. Biz bu kapsamdaki okullarımızın listesini verdik. Hatta deprem bölgesinden iller de var. Yani dezavantajlı olduğunu varsaydığımız bölgedeki okullar da var, TÜİK'in sosyoekonomik gelişmişlik düzeyi haritasına göre. Okulları OECD seçti. Biz okullara hiçbir şekilde karışmadık. Öğrencileri de okulları da OECD belirledi. Bizim zaten müdahale etme yetkimiz de yok.
Biz bu araştırmaya katılacak öğrencileri de bilmiyorduk. OECD öğrencileri seçerken de sınavı uygulayacağı tarihe yakın seçti. Yani bir erişim ya da başka özel bir ilgi olmasın diye. Bize sadece sonradan valilikler üzerinden sınavın gerçekleşmesi için tedbirler aldık, normal ÖSYM sınavları gibi.
ÖZEL OKUL ÖĞRENCİLERİ KATILDI MI?
Tabii, özel okullar da var ama hepsi büyük örneklemi temsil kapasitesine göre. Yani büyük örneklem dediğim 100 öğrencinin 6'sı özel okula gidiyorsa, 6 tane de özel okuldan öğrenci seçilecek şekilde.
BAZI OKULLAR ÖZELLİKLE Mİ SEÇİLDİ?
TIMSS’de de gündeme getirdiler bu eleştiriyi. Bizim seçme imkânımız yok. Bu kısma hiç müdahalemiz yok. Eğitim öğretim ortamının iyileştirilmesi için attığımız adımlar var. Bir sırada dört öğrenci otururken şimdi ortaöğretimde derslik başına düşen öğrenci sayısı 12-13'lere düştüyse eğer; öğrencinin konforu arttıkça yani eğitim öğretim ortamı daha nitelikli hale geldikçe başarı da beraberinde gelecek. Bu bir.
KADEMELİ BİR YÜKSELİŞTEN SÖZ EDİLİR Mİ?
Şimdi bütçe görüşmelerinde elimde eski okulların fotoğrafları vardı, 2002-2003’ten kalma. Şöyle düşünün, mesela üstte cami var altı okul. Tabela var, ilkokul tabelası. Böyle okullarımız vardı. Biz okulların mimarisi ile ilgili sıfırdan çalışma yaptık, okulların daha ergonomik ortamlarda eğitim vermesiyle ilgili olarak. Teknolojik altyapı; şu anda 660 bin sınıfımızda 660 bin tane etkileşimli tahta var, bu büyük bir rakam. Öğretmenlerimiz istediği an internetten, EBA’da Talim Terbiye’nin onayından geçmiş eğitim içeriklerine erişebiliyor. Bunların hepsi eğitimde niteliği artıracak şeylerdi.
Şu önemli, 2015’ten sonra tırmanışa geçmeye başlıyoruz. Sıfır noktasından kalkıp da bu noktaya gelmedik. Kademeli bir yükseliş burası. Şimdi belki en anlamlı yükseliş olduğu için dikkat çekiyor. Ama yanına son açıklanan TIMSS verilerini de koyduğumuz zaman istikrarlı bir yükseliş var demektir burada.
AİLELERİN SÜREÇLERE KATILMASININ ETKİSİ NE OLDU?
Bizim 2023’ten beri üzerinde durduğumuz asıl şey ailelerin sürece dâhil edilmesi. Şu anda öğretmenlerimiz üzerinde en ciddi sorunu aileler oluşturuyor. Aile okul seçiyor, öğretmen seçmeye çalışıyor, seçtiği öğretmeni yönetmeye çalışıyor. ‘Sen anlamazsın şu kitapları aldırmanız lazım’ diyor. Şimdi biz ‘Aileler ilgi göstersin’ derken aileler okulu yönetmeye çalışsın demiyorduk. Biz aileler çocuklarının akademik başarısını artırmak için öğretmenle iş bölümü yapsın, öğretmenin okulda verdiği şeyi tamamlayıcı nitelikte etkinliklerin içerisinde olsun istiyoruz.
Şimdi bu sene başlattığımız bu 3x3, 9 saatlik programın esprisi de bu. Orada da, kılavuzları görmüşsünüzdür, akademik başarıyı artırmak, okul ortamını desteklemek, doğru ebeveynlik için öneriler var.
AİLELERİN İLGİSİ AZALIYOR MU?
Bugün konuşmacılardan birisi örnek verdi, çocuğa ‘Bugün okul nasıl geçti?’ diye sormak bile tek başına çocuğa ilgi gösterdiğini hissettiriyor. Orada da bir önceki döngüye göre dünya genelinde 6 puanlık bir azalmadan bahsetti. Sadece Türkiye'nin problemi değil, dünyada da artık böyle bir sorun var; veliler, çocuklarının eğitim öğretim süreçleriyle daha az ilgilenmeye başlamış. Bizim şu anda odaklanacağımız şey burası. Bunu sağlıklı hâle getirirsek çok şeyi aşacağımızı düşünüyorum ben.
Bakın, üniversite tercihlerini bile çocuklar kendileri yapamıyorlar. Şimdi çocukları biraz özgür bırakalım. Kendi yeteneklerine, becerilerine göre en iyi yapabilecekleri, en çok istedikleri mesleği seçsinler. Şimdi, bir; veli baskı yapıyor. İki; öğrencinin üzerinde baskı var: ‘Babam benim şurayı kazanmamı istiyor, ya kazanamazsam ne olacak?’ Bu sefer yapmak istemediği, çalışmak istemediği başka bir ders grubuna çalışmak zorunda kalıyor. Kendi yeteneklerini keşfetmek, onları geliştirmek yerine babasının, annesinin, mahalle baskısının etkisinde kalıyor. Yani buna odaklanacağız. Bu yılki gündemimiz bu zaten.
KODLARI DEĞİŞTİRMEK MÜMKÜN MÜ?
Ben "aşırı bireyselleşelim" demiyorum ama diyorum ki; veli mahalle baskısıyla değil de çocuğunun ilgisine, alakasına göre, yapabileceği işe göre çocuğu teşvik etsin. Mesela benim babam, benim başka bir bölümde okumamı istiyordu. Bizim zamanımızda sınava girmeden önce tercih yapıyorduk ve o zaman mümkündü puan türleri açısından. Siyasal Bilgiler Fakültesini kazandığımda babamla biraz limoni olduk. Sonra babam çarşıda bir akrabamızla konuşuyor, babama Siyasalı övüyor. Sonra babam akşam geldi, diyor ki: "Ya sen çok iyi bir okul kazanmışsın." Benim söylemem değil ama başkasının söylemesiyle tatmin oldu. Şimdi bunları aşmalıyız. Bu basit bir şey gibi geliyor ama ortaokuldan itibaren veli çocuğu kendi hayaline göre… Mesela fen lisesine gitmek istemeyen bir çocuğu zorla fen lisesine sokmaya çalışıyor ki oradan tıp fakültesi kazansın, mühendislik fakültesi kazansın. Bu eğitim sisteminin üstünde, bu kültürel kodları bu şekilde dönüştürebiliriz ancak. Başka türlü dönüştüremeyiz.
SINAV PRATİĞİNİN OLMASI SONUÇLARI OLUMLU ETKİLİYOR MU?
Kesinlikle olumlu etkilediğini düşünüyorum. Ancak Türkiye'deki ölçme değerlendirme mekanizmasını iyileştirmemiz gerekli. Çocuk Türkçe dersi alıyor ama bakıyorsunuz beklenen düzeyde Türkçe konuşamıyor, yazamıyor. Çünkü öğrettiğimiz ve öğrettikten sonra da öğrettiğimizi nasıl, neyle ölçtüğümüz de önemli.
Yabancı dil de böyle. Yabancı dilde de bakıyorsunuz, çocukları sadece ölçme sistemimizden kaynaklanan, gramatik bilgiye dayanan bir şeyle ölçüyorduk. Ben müsteşarken pilot uygulamalar başlatmıştık. Bakan olduktan sonra da 2023 yazında Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı dersinde ölçme değerlendirmeyi dört beceri üzerinden yapmaya başladık. Yani TOEFL sınavlarındaki gibi çocukların okuduklarını anlama, yazma, konuşma yani kendini ifade etme ve dinleme. Bunun üzerinden ölçmeye başladık. Aynı şeyi yabancı dil sınavları için yaptık şimdi.
SINAVLA ALAN OKULLARIN KONTENJAN VE SAYISI AZALTILMALI
Çocukların kendini hazırladıkları bu sıralama sınavları doğal olarak eğitim sistemimizi etkiliyor. Oradaki baskıyı azalttıkça buradaki başarının daha da artacağını düşünüyorum. Oradaki baskıyı azaltmamız lazım. Sınavla öğrenci alan ortaöğretim kurumlarının sayısı ve kontenjanını azaltmamız gerekiyor. Orada kademeli bir politika takip ediyoruz.
YKS VE LGS İLE PISA’YI KARŞILAŞTIRMAK DOĞRU MU?
Elmayla armudu nasıl karşılaştırıyorsunuz? "Orada uyum yok" demek, "Orada başarısızlık var" demek bence çok insaflı bir eleştiri değil.
OECD EKONOMİK İŞBİRLİĞİ VE KALKINMA TEŞKİLATI OLARAK PISA’YI YAPIYOR. KALKINMA İLE EĞİTİM ARASINDA İLİŞKİYE NASIL BAKMALI?
OECD Genel Sekreter Yardımcısı Frantisek Ruzicka ile daha önce İstanbul'da OECD Beceriler Zirvesi'nde konuşmuştuk. Benim elimde müsteşarken derlediğim yayınlar var. Ekonomik kalkınmayla eğitimin niteliği arasındaki ilişkiyi tespit eden araştırmalar var. Bu araştırmalarda eğitimde niteliğin artırılmasının, ekonomik kalkınmayı, yani millî geliri yüzde 2 ila yüzde 4 oranında artırdığına dair akademik çalışmalar var. Dolayısıyla OECD'nin eğitimde niteliği artırmaya yönelik çabası aslında sosyoekonomik kalkınma açısından da önemli. Bununla ilgilenmelerinin bence sebebi de o. Zaten Ruzickla ile yaptığımız konuşmada onlara da bunu anlattım. Niteliği artırdıkça aynı zamanda sizin savunma sanayisinde yatırım yapan, işletmecilik yapan, mühendislik sektöründe üreten insan sayınız artacak demektir. O da otomatikman millî gelirinize katkı sağlayacak. O yüzden eğitimde niteliğin artırılmasıyla ekonomik kalkınma arasında çok yakın bir bağ var, OECD'nin odaklandığı yer de burası zaten. Ruzicka'nın o yaptığımız sohbette söylediği şey şu. “Sizin bu başarınızın sonuçları 10 yıl sonra milli gelirinize katkı olarak geri dönecek.” Bunlar gerçekten önemli şeyler. Doğrudan vatandaşı ilgilendiren şeylerdir.
OECD BU SIÇRAMAYI ANLATMANIZI MI İSTEDİ?
OECD Eğitim ve Beceri Direktörü Andreas, “Gelin bunu diğer ülkelere anlatın” dedi. Diğer bakanlar kendi ülkelerinin sonuçlarıyla ilgili sunum yaptılar ama ben Andreas’a verdiğim söz gereği Türkiye'nin bu 20 yılda yaptıklarını özetlemeye çalıştım.
SİZCE TÜRKİYE’DE PISA BAŞARISINA SESSİZ Mİ KALINIYOR?
Bu konulara takılırsak eğer... Ben kimin ne söylediğine çok takılmıyorum. Bizim yaptıklarımızı anlatmamız lazım. Kendi adımıza bu söylemi inşa etmemiz lazım. Yani bunları ciddiye alarak, bunlardan etkilenerek "Ya onlar bunu söyledi, böyle bir eleştiri var", oradan hiç yürümüyorum ben. Zaten onu yapmadığım için de rahatım. Hiç bakmıyorum yani.
GÜVENDE HİSSETME, OKULA AİDİYET VE YALNIZLIK: BUNLARDA NEDEN OECD ALTINDAYIZ?
Aslında bu araştırmanın dönemi yani yapıldığı zamandaki durumla biraz alakalı… Ama bu araştırma tam Türkiye'de işte deprem, o MESEM vesaire, bu olayların yaşandığı, 2025’te yoğun konuşulduğu bir dönemde yapıldı. Şimdi konuşsak muhtemelen daha farklı bir tablo ortaya çıkacak. Bu tamamen algı. Yani orada zaten biz gerekli tedbirleri almaya çalışıyoruz. Ama asıl çocukların kendini güvende hissetmemeleriyle ilgili kırılmalara baktığımızda bunun daha çok sosyal medya ile ilgili, siber zorbalıkla ilgili olduğunu görüyoruz. Mesela, "Hiç bu tür şeye maruz kaldınız mı?" sorusuna hemen hemen 100 öğrencinin 90'ı "evet" diyor. Diyor ki, "Arkadaşlar WhatsApp grubu kurdu, beni almadılar." Ya da "WhatsApp grubundan beni attılar." Bunları çok yoğun bir şekilde öğrenciler kullanmaya başladılar, yani buradan rahatsızlıklarını dile getirmeye başladılar. Diğer fiziki tedbirlerle ilgili, İçişleri Bakanımız da açıklama yaptı, aldığımız tedbirleri uygulamaya geçirdik zaten.
BUNDAN SONRA PISA HEDEFİ NEDİR?
OECD Genel Sekreter Yardımcısı Ruzicka, “OECD üyeleri içerisinde Türkiye'nin sürekli ilk 5 içerisinde olmasını arzu ediyoruz" dedi. Elbette bizim de asıl hedefimiz OECD ülkeleri içinde ilk 5 içinde yer almak ve kalıcı olmak. Biz 2013 yılında OECD ile bu konuları ilk konuşmaya başladığımızda, uluslararası arenada eğitim sistemimize ilişkin ana eleştirilerden biri şuydu. Biz zaten fiziki altyapıyı, insan kaynağı altyapısını revize ediyoruz ama iki eleştiri vardı. Birincisi, “müfredatınız çok yoğun” şeklindeydi.İkincisi, “sizin müfredatınız hâlâ bilgi verme üzerine, bilginin beceriye dönüşmesi üzerine değil” eleştirisiydi.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile uluslararası camiadaki raporları ve eleştirileri dikkate alarak bilgi vermek değil, bilgiyi beceriye dönüştürmek üzerine; yani gündelik hayat becerisine dönüştürebilecek bir müfredat seçmiş olduk. Dolayısıyla ben bir sonraki PISA uygulamasına girecek Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli eğitimi alan öğrencilerin çok daha başarılı olacağını düşünüyorum.
BU SONUÇTA EKİP ÇALIŞMASININ ÖNEMİ NEDİR?
Bütün eğitim camiamızın bu başarıda katkısı var. Bakanlığımızdaki arkadaşlarımızın tamamı bu sürecin hikayesine vakıf arkadaşlar. Bakın il milli eğitim müdürlüğü tecrübesi olan en az 4-5 genel müdürümüz var. Daire başkanlıklarından il müdürlüklerine arkadaşlar gönderiyoruz. Büyükşehire bir kişiyi il müdürü yaparken, mutlaka küçük bir ilde tecrübesi olmasını arıyoruz. Genel müdür arkadaşlar kendi ekiplerini belirliyor, ben onlara bir tane bile isim vermiyorum. "Şunu daire başkanı yap, bunu daire başkanı yap" dersem genel müdür bir harmoni oluşturamaz. Genel müdürlerin ne yardımcılarına ne daire başkanlarına karışıyorum. Kendi ekiplerini kendileri oluşturuyorlar. Dolayısıyla bizi belki farklı kılan şey bu; ekiple beraber bazen sivil ortamlarda akşamları oturuyoruz sohbet ediyoruz, sabahları yürüyüş yapıyoruz. Bizim aramızda şu anda böyle amir-memur ilişkisi değil bir arkadaş ilişkisi var. Başarıda bu ekip ruhunun, ekibi birlikte çalıştırmanın çok büyük bir katkısı var, ben ekibe de ayrıca teşekkür ediyorum.
11-09-2026

