Arama sonuçları

? Siz sorun Pervin Kaplan yanıtlasın

YURTDIŞINDAKİ TÜRK BİLİM İNSANLARI: DR. FATİH İNCİ

YURTDIŞINDAKİ TÜRK  BİLİM İNSANLARI: DR. FATİH İNCİ

TAF Network ve pervinkaplan.com olarak yaşama geçirdiğimiz Yurtdışındaki Türk Bilim İnsanları dizimizin bu haftaki konuğu Stanford Üniversitesi’nden Dr. Fatih İnci. Stanford University Tıp Fakültesi Radyoloji bölümünde Kanser Tanı ve Teşhis Merkezi’nde çalışmalarını yürüten İnci’nin çalışma konuları biyomedikal mühendisliği, sensörler, klinik tanı araştırmaları, mikro-akışkan teknolojileri, çip üzerinde laboratuvar geliştirme, yapay lipit zarlar, moleküler biyoloji ve genetik, biyoteknoloji, biyo-bilimler, polimerler ve kontrollü ilaç salınımı gibi alanları da içine alacak geniş bir yelpazeyi kaplıyor. 

YURTDIŞI PROJELERDE NASIL ÇALIŞILIR?

İstanbul Üniversitesi, İTÜ, MIT, Harvard ve son olarak da Stanford Üniversitesi Fatih İnci’nin bilimsel çalışmalarını yürüttüğü üniversiteler arasında yer alıyor. İnci’nin gençlere önerisi ise “fırsatları kollamaları, yazları boş geçirmemeleri ve değişim programlarına katılmaları” oluyor.

Herkesin becerikli ve çalışkan insanlara ihtiyacı olduğunu söyleyen İnci, “Sonuçta ben de sizler gibi lisanstan mezun olan bir öğrenciydim. Araştırarak, soruşturarak, ve bu fırsatları nereden kollayabileceğime bakarak bu fırsatları yakaladım ve kimsenin böyle yapmadan buralara geleceğini düşünmüyorum” diyor. 

ÖNCE NE YAPMAK İSTEDİĞİNİZE KARAR VERİN

Kendi çalıştığı laboratuvarın da her zaman çalışkan ve yapmak istediğini bilenleri tercih ettiğini anlatan İnci, şöyle diyor: 

“Laboratuvar koşulları da el verdiği sürece kapımız açık. Öncelikli önerimiz ne yapmak istediklerine karar versinler. İkincisi; kimle çalışabilirim diye baksınlar. Çalışacakları kişinin ne gibi yayınları olmuş, ne gibi çalışmaları olmuş araştırılmalı. Sadece aynı alanda da değil, farklı alanlardaki çalışmalarına da baksınlar çünkü bu farklı alanlar o kişinin ileride ne yapacağını gösterir. Üçüncüsü; motivasyonlarını hep yüksek tutsunlar. Biz motivasyonu yüksek arkadaşlarla çalışmak istiyoruz çünkü günün büyük bir kısmında çalışıyoruz, bu ancak motivasyonu yüksek arkadaşlarla mümkün oluyor. Bunları çalışmak istedikleri hocalarına karşı dile getirirlerse ve bunları da ellerinde tutarlarsa açılmayacak kapı yoktur. “

Fatih İnci ile bu röportajı TAF Network ekibinden Özge Maç pervinkaplan.com için yaptı. 

Hocam bize eğitim yaşantınızdan söz edebilir misiniz?

İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitimimi İstanbul’da aldım. Akademik hayata girişim İstanbul Üniversitesi’nde Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde oldu. Hatta benim küçüklük fotoğraflarıma baktığınız zaman hiç objektife baktığımı görmezsiniz; hep bir objeyi incelemek üzereyimdir. Bu yüzden de temel bilimlere yöneldim, iyi ki de yönelmişim hiçbir pişmanlığım olmadı şimdiye kadar. Akabinde İstanbul Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nü okurken Avrupa Birliği’nin (AB) ve İstanbul Üniversitesi’nin işbirliği yaptığı değişim programlarından burs kazandım. Hollanda’da Groningen Üniversitesi’nde Biyoloji bölümü altında lisans 3. sınıfı okuma şansı yakaladım. Burada hem pratiği hem teoriği bir arada görme imkanı buldum. Sonra Türkiye’ye döndüm. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde doktoraya başladım.

Doktora döneminizde hangi alanda çalışmaya başladınız?

Doktorada lisans üstü çalışmalarımda yapay lipit zarların ve zar proteinlerinin sensör sistemler üzerinde çalışması gibi bir doktora çalışma konum vardı. Çünkü ben hep hücreyi merak ediyordum, hücrenin mekaniği ve kalıtsal bir molekül taşıması beni heyecanlandırıyordu. En çok ilgimi çeken alan hücre zarlarıydı. Hücre zarları birçok işleve sahip; sadece hücreyi dış ortamdan ayırmakla kalmıyor, bununla birlikte sinyal alışverişi, enerji aktarımı, hücre göçü ve farklılaşması gibi birçok konuda hücre zarları önem arz ediyor. Ben de hücre zarlarını sensör sistemlerine koyabilen, protein entegrasyonu ve ilaçların iletişimi konusunda çalışmalar yapan bir projede yer aldım. Projeyi TÜBİTAK’a gönderdik ve çok güzel bir destek aldık. Bu Türkiye’nin yapay zarlar protein entegrasyonu ve ilaç etkileşimleri ile ilgili ilk projesi diyebilirim. Doktora sırasında Avustralya’nın seçkin üniversitelerinden kabul aldım. Çok güzel çalışmalar, yayınlar yaptık. Sonrasında Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi ve MIT Laboratuvarları’nda doktora öğrencisi sıfatıyla Biyomedikal Mühendisliği alanında çalışma şansı buldum. Burada enfeksiyon hastalıkları bölümündeydim. Daha çok HIV ve AIDS gibi değişik enfeksiyon hastalıklarını, bakteri enfeksiyonların sensör sistemler üzerinde ve mikro-akışkan sistemler üzerinde erken tanılarını ve bunların çok küçük sayılardaki hücrelerin ya da virüslerin bu ultra-hassas sensör teknolojileri üzerinde yakalanabilirliğini gösterdik. Ayrıca bu klinik çalışmalara uzaktan tıp (telemedicine) ve kağıt üzerinde tanı metotları uygulayarak bu teknolojilerin heryerde kullanılabilir olmalarını sağladık. Ek olarak, her hücrenin kendine özgü var olan iç dinamiği yani titreşim frekansı özelliğini kullanarak çok hassas mekanik kulak/stetoskop sensörleri geliştirdik. Böylelikle, bakteriyel enfeksiyonlarda hücrelerin, aynen kalp ritmi izler gibi belli bir frekansta salındığını ve antibiyotik uygulamasıyla bu hücre ritminin düzleştiğini gösterdik.Daha sonra doktoradan mezun olup ülkeme döndüm. Akabinde Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi, Brigham and Women’s Hospital’dan, Harvard-MIT’den doktora sonrası çalışmalar için teklif aldım ve burada doktora sonrası çalışmalarımın ilk yılını tamamladım. Çalışmalarımın sonuna doğru biraz da kanser üzerine merakım vardı, enfeksiyonel hastalıkların kanserle ilişkisini araştırıyordum. Harvard’daki 1. yılımın sonunda laboratuvarımın da almış olduğu güzel bir teklifle Stanford University Tıp Fakültesi Radyoloji Bölümü’nde kanser erken tanı ve teşhis merkezinde (Canary Center at Stanford for Cancer Early Detection) doktora sonrası çalışmalarımın 2. yılını tamamladım. Şu anda da aynı şekilde kanser erken tanı ve teşhis merkezinde akademik araştırmacı olarak çalışmalarıma devam ediyorum. Hem Harvard hem Stanford’da çok güzel çalışmalar, patentler, projeler, yayınlar yaptık ve yapmaya devam ediyoruz.

Çalışma konularınızın oldukça geniş olduğunu görüyoruz

Çalışma konularım böylelikle biyomedikal mühendisliği, sensörler, klinik tanı araştırmaları, mikro-akışkan teknolojileri, çip üzerinde laboratuvar geliştirme, yapay lipit zarlar, moleküler biyoloji ve genetik, biyoteknoloji, biyo-bilimler, polimerler ve kontrollü ilaç salınımı gibi alanları da içine alacak geniş bir yelpazeyi kaplıyor.

İstanbul Üniversitesi’nde lisans eğitiminizi tamamlarken gelecek ile ilgili endişeleriniz oldu mu?

Tabii ki, bizim zamanımızda endişeler daha fazlaydı. Bir de ben ilk mezundum bizim bölümden, laboratuvarlarımız yoktu ama çok iyi teorik eğitim aldım. Diğer üniversitelerde de öyle olduğunu düşünüyorum fakat pratiğe dökülmesinde sorun vardı. Şimdi Türkiye’yi ziyaret ettiğimde hocalarımdan veya öğrencilerden gözlemlediğim kadarıyla bu boşluğun yavaş yavaş kapatıldığını görüyorum. Bence arkadaşlar fırsatlarını kollasınlar, yazlarını boş geçirmesinler; değişim programları çok büyük fayda sağlıyor. Okuduğunuz ve beğendiğiniz bir makalede kullanılan metotlar belki ülkenizde olmayabilir, veya bulunduğunuz laboratuvarda olmayabilir. Fakat o laboratuvarla iletişime geçerek ya da istediğiniz alandaki kişilerle iletişime geçerek o laboratuvarda çalışabilme imkanı var mı araştırabilirsiniz. Herkesin çalışan ve becerikli arkadaşlara ihtiyacı var, herkesin kazanmaya ihtiyacı var, siz kazanacaksınız biz kazanacağız ve bu sırada büyük projeler ortaya çıkacak o yüzden arkadaşlar umutsuzluğa kapılmasınlar.

Stanford ve Harvard Üniversitesi gibi fırsatlar nasıl karşınıza çıktı?

Hepsiyle ben doğrudan yazışmıştım. Ben ne yapmak istediğimi, kendi bilgi birikimimi ve karşı tarafın yapmış olduğu çalışmaları biliyordum. Sonuçta ben de sizler gibi lisanstan mezun olan bir öğrenciydim. Araştırarak, soruşturarak, ve bu fırsatları nereden kollayabileceğime bakarak bu fırsatları yakaladım ve kimsenin böyle yapmadan buralara geleceğini düşünmüyorum. Baktığınız zaman bu en basit ve güvenilir yoldur, arkadaşlar bu yolu deneyebilirler.

Peki, burs ile mi yoksa kendi imkanlarınızla mı gittiniz?

Hollanda’ya burs ile gittim. Zaten hali hazırda başarı burslarım da vardı, onun dışında ilgili üniversitelerdeki hocalarımın da destekleri oldu. Doktora sonrası çalışmalarında zaten buranın normal bir çalışanı gibisiniz, ama bursların büyük katkısı oldu çünkü maddi bir zorluğa düşmüyorsunuz. Çünkü siz insanlığa dair bir şey yapmaya çalışıyorsunuz ve kendinize dair ihtiyaçlarınıza kafanızı takmamanız lazım ki işinize odaklanabilesiniz. Bu anlamda bursların çok büyük faydası olmuştur. 

Yurtdışında okumak sizce kolay mı diye sorsak?

Hollanda’ya gittiğimde 19 yaşındaydım. Eğitim sistemi tamamen farklıydı, bölümüm 3 yıllıktı, dersler Flemenkçeydi. İngilizce olan çok az sayıda ders vardı ama bir şekilde devam etmem gerekiyordu mezun olabilmek için. O zaman üstten yani yüksek lisanstan ders alayım dedim, bu şekilde dersler de ağırlaştı. Makalesini okuduğumuz deneyleri yapmaya başlamıştık. İlk 2- 3 ay bunun sıkıntısını çektim.Fakat inanarak ve motivasyonumu yüksek tutarak bunu başardım. Son olarak da farklı bir ortama giriyorsunuz. Ama ben şunu her zaman kendime bir adım olarak koydum: Motivasyonunuzu canlı tutmak ve adaptasyonu hızlı sağlamak. Hızlı adaptasyon sağlayabilirseniz o ortamda çalışırken başaramayacağınız bir şey yok bence. Aslında biz tam bir sentez ülkesiyiz, biraz Doğulu biraz Batılı. Bunu da karakter anlamında iyi kullandığımı düşünüyorum. Hollanda’da iken ilk 2-3 aylık sıkıntıdan sonra alıştım, kolay oldu.

Yurtdışında karşılaştığınız zorluklardan bahsedebilir misiniz, eğitim veya sosyal alanda?

19 yaşındaydım ve ailemden ilk kez ayrıldığım için biraz zorlandım. Orada bu çok normal karşılanıyordu, hayat tamamen bireyseldi; siz ve kendinizden başka kimse yok. Bunu mantığa oturtturmak biraz zaman alıyor ama ondan sonra insan kendi içinde bir switch yapıyor; switchten kastım bir aç-kapa düğmesi gibi. O tarafta oralı, Türkiye’de Türkiyeli gibi yaşıyorsunuz, bu anlamda kültürel bir şok değil de kültürel bir değişim oluyor. Ama bu da zaten bizim kültürel zenginliğimizdir aslında. Bu kültürel değişimin üstesinden geldikten sonra çok da zorluk çekmedim.

Hocam moleküler biyolojinin ve biyomedikalin ülkemizde de ilerlemesi için ne gibi eksiklikleri gidermemiz gerekiyor?

Aslında benim zamanımda laboratuvar konusunda yurtdışıyla Türkiye arasında var olan uçurum kalmadı artık. Türkiye’de çok değerli hocalar var, fakat yurtdışında en çok sevdiğim şey networking. Siz de bunun faaliyetini gösteriyorsunuz aslında bu çok önemli. Ben moleküler biyoloji ve genetik okudum, bunun üzerine çok değişik alanlarda geliştim. Şimdi yanımda kimyager arkadaş olabiliyor, tıp doktoru arkadaşlarımız var, mühendis arkadaşlarımız var hatta bulunduğum laboratuvarda diş hekimi arkadaş bile var. Artık işler tek disiplin üzerinden değil multi-disipliner şekilde yürüyor; yani birçok disiplinin bir araya gelmesiyle yürüyor. Türkiye’de de birçok alandan hocalarımızın bir araya gelerek networking grubu kurmasıyla bu alan gelişebilir. Çok alakasız gibi görünse de bu bir işe dönüşecekse; bu projede işletmeden, iktisattan anlayan insanların da bulunması gerekiyor. 

Okulunuza, laboratuvarınıza gelmek isteyen arkadaşlar için açık pozisyonlarınız var mı, bu pozisyonlar için hangi niteliklerde araştırmacılar arıyorsunuz?

Tabii var. Biz her zaman çalışkan ve ne yapmak istediğini bilen arkadaşlar istiyoruz. Laboratuvar koşulları da el verdiği sürece kapımız açık. Bu hem bizle hem de üniversiteyle alakalı. Öncelikli önerimiz ne yapmak istediklerine karar versinler. İkincisi; kimle çalışabilirim diye baksınlar. Çalışacakları kişinin ne gibi yayınları olmuş, ne gibi çalışmaları olmuş araştırılmalı. Sadece aynı alanda da değil, farklı alanlardaki çalışmalarına da baksınlar çünkü bu farklı alanlar o kişinin ileride ne yapacağını gösterir. Üçüncüsü; motivasyonlarını hep yüksek tutsunlar. Biz motivasyonu yüksek arkadaşlarla çalışmak istiyoruz çünkü günün büyük bir kısmında çalışıyoruz, bu ancak motivasyonu yüksek arkadaşlarla mümkün oluyor. Bunları çalışmak istedikleri hocalarına karşı dile getirirlerse ve bunları da ellerinde tutarlarsa açılmayacak kapı yoktur. Kendilerinin ne yapmak istediklerini ve bir sonraki aşamaya nasıl geçeceklerini anlamış olurlar. Her yerde böyle olduğu gibi benim laboratuvarımda da bunlar böyledir.

Eğitim hayatınızdan bahsettik, biraz da sosyal hayatınızdan bahsedelim. Bir gününüz nasıl geçiyor, neler yapıyorsunuz?

Aslında yoğunlukla çalışarak geçiyor, günde 12 saat civarı çalışıyorum hatta eve geliyorum yine çalışıyorum. Ama haftada en az 1 günümü ya da yarım günümü kendime ayırıyorum. Çünkü işe verimli bir şekilde devam edebilmek için bu şart bence. Buraya en yakın yer San Francisco. Atlıyorum trene, belli yerlerim var benim sakin mekanlar. Hava elveriyorsa deniz kenarı olan yerlere gidiyorum, alıyorum kitabımı veya makalemi. Eğer makale yazacaksam alıyorum bilgisayarımı bir kafeye girerek sakince sadece ona odaklanıyorum. Onun haricinde fotoğraf makinemi her zaman yanımda taşırım, o olmazsa cep telefonumun özel bir kamerası vardır, fotoğraf çekerim. Onun haricinde müzik vazgeçilmezimdir, kulaklığım yanımdadır her zaman. Arkadaşlarımla görüşüyorum, birlikte bir şeyler yapıyoruz. Ben sosyal hayatımı böyle geçiriyorum ama dediğim gibi daha çok çalışmakla geçiriyorum günlerimi.

Son olarak bilim insanlarıyla 5 soru 5 cevap köşemiz var bu soruları da cevaplarsanız seviniriz. 

İlk olarak sizi ne heyecanlandırır?

Yeni bir şey öğrenmek beni heyecanlandırır. Eğer yeni bir şey gördüysem, öğrendiysem ve bu tekniği bir yerde uyguluyorsam bu beni heyecanlandırır. Hatta o heyecanım hala devam eder ve hiç bitmedi şimdiye kadar. İkinci olarak okumak heyecanlandırır, bu da aslında bir bakıma yeni bir şey öğrenmektir.

• Heyecanınızı ne öldürür?

Rutin hayat, tekdüze bir şekilde her gün aynı şeyleri yapmak beni öldürür, yapamam.

• Peki, hangi mesleği yapmak istemezdiniz?

Bir meslekle sınırlandırmayayım ama tekdüze giden ve hiçbir yeniliği olmayan, bir sonraki adımı düşünmeye gerek olmayan işleri yapmak istemezdim. O tip işleri de yapabilecek başka karakterde insanlar var sonuçta, onların da önünü açardım.

• Kahramanınız kim?

İlk olarak Mustafa Kemal ATATÜRK demek istiyorum. Onun açtığı eğitim yolu bizlerin de buraya gelmesinde büyük pay sahibidir. Onun açtığı yolda bizler de bir nefer olmaya çalışıyoruz, umarım da başarabiliyoruzdur. Onun  haricinde aile bireylerimden de bazı parçalar almışımdır idol olarak kendime, ve böylelikle bir mozaizm oluşturmuşumdur. Babamdan, annemden, büyük annelerimden ve büyük babalarımdan. Onların karakteristik özelliklerini bir araya getirerek bir Fatih oluşturmaya çalışıyorum umarım yapabiliyorumdur.

• Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?

Slogan olarak söylemeyeyim, şöyle söyleyeyim; motivasyon, çalışmak, adaptasyon, ne istediğini bilmek ve bunun devamlılığını sağlamak. Bunları yaparak ben bir şeyler ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Bunlar benim için yapı taşları. Slogan olarak da Newton’un bir sözünü söyleyebilirim, ‘’Eğer uzakları görmek istiyorsanız devlerin omuzları üzerinde yükselmeniz gerekir.’’ Yani aslında eski bilgi birikimlerinizi arkanıza alarak, bir sonraki adımı düşünerek daha ileri gidersiniz. Onun dışında bir de Richard Feynman’ın, ‘Aşağılarda daha geniş bir boşluk var’. Yani aşağılarda araştırılmayı bekleyen daha büyük bir dünya var. Ben de işte küçük hücrelerle, daha küçük maddelerle uğraşıyorum. Bu iki söz hayatımı özetliyor.

28-04-2017


Etiketler

Paylaşın arkadaşlarınızı da bilgilendirin